30 Aralık 2007 Pazar

Dünya, Uzay ve İleri Düzey Canlılar

Evrenin sadece dünya nüfusu için gereksiz büyüklükte bir yer olduğunu düşünmüşümdür hep, eğer onu yalnızca biz meşgul ediyorsak. Öte yandan yalnız olmadığımızı düşünürsek, bu durum evreni kesinlikle araştırılmaya değer bir konu yapmaktadır. Nitekim her ne kadar gelişmiş ülkelerin tekelinde olsa da uzay hakkında çalışmalar hızlanarak artmaktadır. Yazımın konusu şu ana kadar neler yapıldığından oldukça uzaktır. Hiç öyle bilgilendirici bir yazı yazacak havamda değilim açıkçası. Onun yerine, evrende bizden daha ileri ya da ilkel topluluklar olup olmama ihtimali ve sonuçları üzerine fikir yürütmeyi tercih ederim.

Olmama ihtimalini ele alalım. Bu durumda ilk akla gelen soru neden bu kadar büyük bir evrende yaşıyoruz, nedir bu kadar fazla galaksinin, yıldızın, gezegenin sebebi hikmeti? Belki zamanı geldiğinde bu yaşam olmayan gezegenlere yerleşeceğiz ya da o gezegenlerde gizli saklı madenler bulup teknolojide hiç ummadığımız ilerlemeler kaydedeceğiz.

Peki ya başka canlılar varsa... Bizden ilkel olanlar çok ilginç olmayacaktır. En azından fazla işimize yaramazlar, tabii dünyada çıkan bir savaştan kaçmak için onların gezegenlerini istila etmek gibi bir ihtiyaç içine girmezsek.

Öte yandan bizden daha ileri bir toplumla karşılaştığımız düşünürsek, şehre inen tarzandan pek farkımız olmayacaktır. Yörüngelerine girdiğimizde bizi ya iyi ya da kötü bir şekilde bekliyor olacaklardır. İyi karşıladıklarını düşünelim, aksi durumun pek bir cazibesi yok bizim için (tabii ki böyle bir durumla karşılaşırsak nasıl davranmamız gerektiğine yönelik bir eylem planı geliştirilmelidir ama bizim sorunumuz değil şimdilik). Nerde kalmıştık? Heh, tamam. Bizi güzel güzel karşıladılar. Ne olacak? Bilgi birikimlerini bizimle paylaşacaklar mı? Kim bilir belki "bilinmeyen gezegenin ileri teknoloji enstitüsüne" yüksek lisans, ya da doktora yapmak için gideriz. Türümüzün en zekilerini ağırlamak hoşlarına gider belki. Fakat bizim için biraz zor olabilir. Kendimizi aptal (idiot) gibi hissedebiliriz. İlkokul çocuğunun üniversitede bir derse girmesi gibi bir şey olurdu herhalde (biraz abartmış olabilirim, ama anlatmak istediğim anlaşılıyor sanırım).

Yaaa, bu bizden ileri medeniyet kesin bizim onlardan haberdar olmamızdan önce bizden haberleri vardır. Bizlerle ilkel medeniyetler diye dalga geçiyorlardır.

Neyse bahsetmek istediğim bir kaç şey daha vardı ama onlar da şimdilik kafamın içinde kuluçka evresine devam etsinler.
Yeri ve zamanı geldiğinde onları da paylaşmak dileğiyle...

İlim, bilim sizinle olsun, bir yerlerde unutmayın...

PS: Bu yazının ilham kaynağı "Stargate : Atlantis" adlı dizi ve benim bir süredir düşündüklerimdir. Emeği geçen herkese teşekkürler. Dizinin yeni bölümleri beklenmektedir. Ayrıca önümüzdeki günlerde dizinin aklıma soktuğu başka konuları da yazıya dökmek niyetindeyim. Nasip...

23 Ekim 2007 Salı

Terör


Günlerdir terörle yatıp terörle kalkıyoruz. Ne yazık ki, acı bir şekilde gündemin ibresi yine teröre dönmüş durumda -zaten ya terörü ya da dini gösterir bizim ibre. Şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz.

2008 yılı bütçesi geçenlerde açıklandı. Maliye Bakanlığı'na 38 milyar YTL, Milli Eğitim Bakanlığına 23 milyar YTL ayrılırken Milli Savunma Bakanlığına da 13 milyar YTL'lik bütçe ayrılmış durumda. Savunmaya ayrılan miktar yüzde olarak bir çok ülkeninkinden fazla olabilir. Ne de olsa dünyanın en problemli bölgesinde yaşıyoruz. Fakat göründüğü gibi eğitime ayrılan miktarın nerdeyse yarısı kadar bir kısmı savunmaya ayrılıyor. Yine de dünya gündeminde ne geliştirdiğimiz teknoloji ile, ne çok iyi eğitim almış vatandaşlarımızla yer alıyoruz. Sadece türban tartışmaları ve terör mücadelemizle. Aaa, tabii ya, nasıl unuturum, bir de Ermeni meselemiz vardı.

Belki de bütçe ayırmak bazı şeyler için yeterli değildir. Önemli olan bütçenin etkin kullanılmasıdır. Ne demek şimdi bu? Üzülerek gözlemliyorum ki, tamamen tüketime yönelmiş bir nesil yetişiyor. Sahip olduğu zamanın değerini bilen çok az gencimiz var. Eğer etkinliğimizi artırmak istiyorsak öncelikle bu sorunu çözmeliyiz.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Hayatımın İkinci Perdesi

Üniversiteye başladığımdan beri doğru düzgün bir yaz tatilim olmamıştı. Yaz okulu, stajlar derken yazların nasıl geçtiğini anlayamadım bile. Bu yüzden mezun olur olmaz vurdum kendimi yollara. Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz derken onsekiz günlük Avrupa gezimi tamamladım. Tam "artık iş arama zamanıdır" derken teyzemin yazlığına giden yolda buldum kendimi. Üç gün kalmaya programlanmışken, sistemimize bulaşan virüsler neticesinde üç haftayı devirdik ve Ağustos 2007'yi de öylece tarihin tozlu sayfalarına gönderdik. Nasıl alışmışsam oraya, zor geldi ayrılmak. Sadece geride bıraktığım rahatlığın, güzelliğin ve muhabbetin hoşluğu değildi dönüş yolundaki huzursuzluğumun sebebi. Hayatın ikinci kısmının resmi olarak başlıyor olmasıydı. Daha fazla kaçacak yer yoktu. Karar zamanı. İş bulmak, yüksek lisans yapmak,askere gitmek gibi görevlerin çeşitli permütasyonları. Neyse işte, kendime göre bir permütasyonu seçtim. Planımı yaptım. Planımı yaptım derken, A'sı var B'si var C'si var. Fakat A planımdan bahsedeyim. Önce bir iş buluna, askerlik bir yıl tecil ettirile, seneye yüksek lisansa başlaya ve böylece askerlik 2 yıl daha ertelene, 25 yaşına gelindiğinde de silah altına girile. Kulağa hoş geliyor da, bir eksik var şimdilik bu planda - bir adet iş. Onu da hallettik mi hayatımın ikinci kısmının yol haritası belirmeye başlayacak. Haydi yolum açık ola...

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Sanal Ölümsüzlük


Büyüyoruz ediyoruz, kendi ayaklarımızüzerinde durmayı öğreniyoruz. Fakat öyle zamanlar oluyor ki bizim için önemli kişilerin fikirlerini merak ediyoruz, belki de daha fazlası onlara ihtiyaç duyuyoruz. Kendimden örnek vermem gerekirse, aldığım bazı kararlar hakkında rahmetli babam ne düşünürdü diye merak ettiğim zamanlar olmuştur.
Peki bu duruma çözüm olarak bu kişilerin sanal kopyaları sunulsa?

Sanal ölümsüzlüğümüz (virtual immortality) için çalışmalar sürdürülüyor. WFS sitesindeki bir yazı bu söylemimi destekler nitelikte. (yazıdan bahsetmeyeceğim, ilgilenenler linki takip edebilir)

Sanal kopyamızın ne kadar faydalı olabileceğini düşünsenize. İşleri sizin yerinize halledecek ve en güzeli de bunu sizin gibi düşünerek yapabilecek bir başka şeyin olması, keşke ikiye ayrılsam da şu işleri yetiştirsem diye cinnet öncesi ortaya çıkan düşüncelerden kurtulmamıza yardım edecek gibi gözüküyor.

Oliver's Twist


Digiturk sahipleri hayatımıza artı katmak için yayın yaşamına başlayan Show Plus'ı farketmişlerdir. Hatta severek izleyenlerimiz de vardır. Şahsım adına konuşmam gerekirse, yayınlanan programlar arasından doğru düzgün takip ettiğim tek program Oliver's Twist. İngiliz aşçı Jamie Oliver'ın yemek programı. Bu programda eğlenceli, hiperaktif aşçımız Jamie 30 dakikalık programında daha önceden tatmadığımız lezzetleri evimize getiriyor. Eğer Jamie'nin hızına yetişebilecek kadar hızlıysanız, tariflerini kendi mutfağınızda denemek konusunda tereddüt etmeyin, pişman olmazsınız.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Gece

Yazın en sevdiğim yanlarından biri gece balkonda oturup bir yandan dergilere göz atmak, bir yandan bu konuda da yazayım diyerek not almak ve bir yandan da yeni yeni iş fikirleri üretmek ve üzerinde düşünmek...

Dün gece saat 2 sularıydı. Feci bir sıcak vardı ve yatıp uyumak namümkündü. O yüzden yine balkondaki yerimi aldım ve yukarıda belirttiğim rutin işleri gerçekleştirdim.

Her akşam balkonda otururken insan ister istemez etrafı da izliyor ve görüyorsunuz ki alışkanlıkları olan sadece siz değilsiniz.

Alışkanlıklara tekrardan değineceğim. O zamana kadar alışkanlıklarınızın keyfini çıkartın.

18 Haziran 2007 Pazartesi

Gariptir insanoğlu

Diğer canlılardan farklı olarak kendi koyduğumuz kurallar içerisinde hayatımızı sürdürürüz. Bir kedi, bir köpek ya da bir bitki kendine kural koyamaz. Onların kuralları, oyundaki yerleri, rolleri kendilerine sorulmadan belirlenmiştir ve bu kuralları bozmak gibi bir yetenekleri de yoktur. Böyle bir şans tanınmamıştır onlara. Doğarlar, öğrenirler ve uygularlar. Fakat insanoğlu farklıdır. Doğar, öğrenir, uygular ve üretir. Dolayısı ile bir sonraki nesil bir önceki neslin ürettiği bilgi ve kurallarla hayata başlar, fakat diğer canlılardan farklı olarak, öğrendikleri yapıları sorgular, kendilerince yorumlar ve kullanımı fayda sağlamayan yapıları yok eder, değiştirir veya yeniler. Sonuç olarak bir önceki nesilin kurallarından, sistemlerinden farklı yapılara geçişi sağlar. Sonsuz boyutlu uzayında, kendisini yepyeni bir düzleme oturtur.

Garip olan ne mi? Söyleyeyim. Artık yeni düzlemler üretme işini yapabilecek kendinden başka yapılar arayışında olan bir varlıktır insanoğlu. Garip değil mi?

Gariplik Kimde?

Düşünüyorum, düşünüyorum da bazen işin içinden çıkamıyorum. Anlayamıyorum, kavrayamıyorum. Birşeyi anlamak için önce o her ne ise onunla aynı düzlemi paylaşıyor olmamız gerekir. Aynı düzlemde olmadıkça anlamak da namümkün. Mesela, ebevnlerimizin çocukları olarak biz onları onlar da bizleri anlamıyorlar. Zengin yoksulu, yoksul da zengini anlamıyor. Bürokratlar siyasetçileri, siyasetçiler de bürokratları anlamıyor. Deliler akıllıları, akıllılar da delileri anlamıyor. Anlayamazlar da. Anlamaları için aynı düzlemde yer almaları gerekir. Aynı ya da paralel düzlemlerde yer almadıkça birinin normali diğerinin normali ile örtüşmeyecektir, aynı doğrultuda yer almayacaktır. Çatışmalar, uyumsuzluklar, kişilik bozuklukları hep bu normaller arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Sonuç olarak, bir toplulukta uyumu sağlamak için öncelikle normalleri eşitlemek gerekir, bu topluluk ister iki kişiden oluşsun isterse 6 milyar.

Bunun üzerine gelecek soru şöyle olmalı; uyumu sağlamanın bir bedeli var mıdır? Varsa nedir? Ve de buna değer mi?

27 Nisan 2007 Cuma

Spring Break Başlarken

Uzun zamandır yazı yazamıyorum. En son ne zaman, bırakın akşam yemeğini, yatmak için eve geldiğimi bile hatırlamıyorum. Aslında pek bir şey hatırlamıyorum, fakat bunu yadırgıyor da değilim.

Bazen, yapacak çok işimiz olmadığında, hayat aheste çeker kürekleri ve her an aklımıza kazınır. Öte yandan kimi zaman o kadar yoğunuzdur ki koşuşturma bittiğinde "ben ne yapıyordum ya?" diye sorarsınız. Ferrari'nizin ibresini zorlarken etrafı izlemek gibi. Aracı durdurduğunuzda nerelerden geçtiğinizi hatırlamayacaksınızdır (ne yazık ki denemek gibi bir imkanım olmadı, henüz).

Heroes'tan Linderman şöyle diyor, "iki seçeneğimiz var. Mutlu bir hayat ya da amacı olan bir hayat..." Gerçekten de bu kadar kesin bir ayrım var mıdır? Amaca giden yol her zaman mutsuzluk mu içerir? Ya amacımıza ulaştığımızda duyacağımız mutluluk? Tam o anda hayatımız sonlansa, mutlu bir hayatımızın olduğunu mu iddia edeceğiz? Peki, ya amacımızı gerçekleştirmemiz an meselesi iken veda etsek bu dünyaya, o zaman ne olacak mutsuz bir hayatımız oldu mu diyeceğiz? Çok daha fazla saçmalayabilir bu konu üzerine ama şimdilik bu kadar yeter. Uzatmanın manası yok. Anlayan anladı...

Yine Şişhane'den girdik Tophane'den çıktık. Sonuç olarak spring breakte biraz dinlenmeyi biraz okumayı biraz da yazmayı planlıyorum... Bu da başlangıç yazısı...

29 Mart 2007 Perşembe

Bir Pazar Günü Nasıl Geçer?

Hava soğuk mu soğuk ve pazar gününü düşünüyorum. Sıcak bir gündü. Böyle sıcak pazar sabahları huzurun bir hali benim için. Gazetemin İK ekini okurken, okuduktan sonra zihnimin çarkları çalışır hale geliyor. Bakalım bu pazar neler düşünmüşüz.

Gelecek...
Gelecek hakkında çoktandır düşünürüm. Teoriler üretirim. Fakat şu ana kadar hiç "Ben bunları görür müyüm?" diye bu kadar endişe etmemiştim. Evet, 50-60 yıl sonra hala yaşıyor olmak ve "neler oluyor hayatta, bizim zamanımızda bunlar yoktu" diyebilmek istiyorum. Sanırım bunun için sağlığıma daha çok dikkat etmem, ve daha çok dua etmem gerekecek. Hakkımızda hayırlısı...

Şimdiki zaman vs. Gelecek zaman
Sanırım bugünde yaşayan biri değilim. Daha çok gelecekte bir yerlerde yaşıyorum ve zaman makinasının icat edilmesini bekliyorum günümüze geri dönebilmek için. İlk bakışta güzel bir özellikmiş gibi görünüyor çağının ötesinde olabilmek, geleceği görebilmek. Fakat benim üzerimde zaman zaman yan etkilerinin olduğunu farkettim. (Kendimizi kandırmayalım, hepimizde var bu.) İnsan bugünde yaşamayınca, acilen yapması gereken görevlerini göz ardı ediyor. Hipermetrop oluyorsunuz. Öte yandan, sadece bugüne odaklandığınızda acil işlerle uğraşıp, günü kurtarmaya çalışıp, geleceği ıskalıyorsunuz. Bu da sanırım miyopluk oluyor. İtiraf edin, "Denge" kelimesini boşuna icat etmemişler diyesiniz geldi değil mi?

Eğitim üzerine...
Derslere giriyoruz, çıkıyoruz. Ya da girmeye bile tenezzül etmiyoruz. Sınav günü yaklaştığında ders notu olan birine yanaşıp, fotokopi çektirebilir miyim diye soruyoruz. Aslında bu şekilde bile olmuyor. Organizasyon zaten kuruludur. Kimde ders notu olduğu çok önceden bilinir. Zamanı geldiğinde bu kişiye gidilir ve notu alınır. O not herkes tarafından çoğaltılır, dağıtılır. Bu notlara çalışılır, sınava girilir, mümkünse sınavda da kullanılır. Veee, sonunda da (dersten geçtiğinizi anladıktan sonra) aklınızın bir köşesinde ders hakkında en ufak bir kırıntı kalmadan, notları ya gelecek nesile iyilik olsun maksadıyla arşivler ya da imha edersiniz. En acısı da, biz bunu hala eğitim olarak tanımlarız.

Senelerdir (sanki çok yaşlıyım da) yabancı dilde eğitimin savunucusu olmuşumdur. Fakat bugün 15 sene önce tanıştığım ingilizceden ilk kez nefret ettim. Günlerdir okuduğum bütün kaynakların tek bir lisanı vardı; İngilizce... Aslında bardağı dolduran ve taşıran, PSY242 dersinin kitabı. Psikolojiden 2 ders daha almıştım önceden. Fakat ikisinin de kitapları çok zevkli, sürükleyici ve anlaşılır bir anlatıma sahipti. Bu seferki beni psikolojiden değil ingilizceden de soğuttu.
Her ne kadar sigortalarımı attırmış olsa da, yazma-okuma döngümde beni tekrardan yazma durumuna taşıdığı için minnettarım.

Gelişmekte olan ülkeler vs. Gelişmiş ülkeler
Gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki temel fark ikincidekilerin birincidekilerden çok daha önce sanayilerini geliştirmiş olamalarıdır. Erken kalkıp yol almaları, onları avantajlı hale getirmiş ve bu avantajlarını aradaki farkın gün be gün artması için bir araç olarak kullanmalarına olanak sağlamıştır. Bu yüzdendir ki daha önce keşfedilmiş yöntemlerle gelişmiş ülkelerin paylaştıkları pastadan iri bir dilim almamız münkün değil. Bırakın iri bir dilim almayı, biz zaten pastanın kendisiyiz. Yenen biziz.
Aradaki fark açılıyor dedik. Bunun en önemli sebebi gelişmiş ülkelerin Ar-Ge'ye ayırdığı bütçe ile gelişmekte olan ülkelerin ayırdığı bütçe arasındaki Everest boyutundaki fark. Bu yüzden niş alanlara odaklanmak gerekir. Yani rekabetin olmadığı alanlar bulunmalı. Ya da rekabetin gelecekte ortaya çıkacağı, fakat henüz böyle bir ortamın olmadığı alanlar.
Bir başka deyişle, henüz pazarı oluşmamış, gelecekte oluşması muhtemel alanlara odaklanılması gerekir. Inovatif fikirlerin desteklenmesi gerekir. Globalleşen dünyanın ihtiyaç duyduğu, duyacağı (duyduğunda rekabet daha fazla) alanlarda yenilikler getirilmeli. Bu konuda övünüp durduğumuz genç nüfusumuza çok iş düşüyor.

Asıl sorumluluk da toplumu değişen koşullar hakkında bilgilendirecek, yönlendirecek yöneticilere düşüyor. Örneğin, üniversitelerdeki klasik bölümlerin yerine şu an Sabancı Üniversitesi'nin uyguladığı model örnek alınabilir. Öte yandan software'in önem kazandığı günümüzde, yazılım mühendisliği, sistem mühendisliği gibi konulara odaklanmış üretken gençlerin desteklenmesi, sayılarının artırılması bir başka dikkat çekmek istediğim nokta. Bir diğer önemli gelişim alanı da enerji sektörü olmalı. Günümüzde, ülkemizin en büyük sorunlarından biri üretim maliyetinin yüksek olması. Bunun en önemli nedenlerinden biri ithal edilen enerji. Fikirler bu şekilde uzayıp gidiyor...

12 Mart 2007 Pazartesi

Cuma, Cumartesi, Pazar...

Arkadaşlarımız yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan çalışmaları sonucu geçtiğimiz Eylül 2006'da Boğaziçi Üniversitesi'nde yeni bir oluşuma imza attılar. Proje ve Araştırma Kulübü. Bu arkadaşlar Eylül ayından bu yana çeşitli eğitimler, sohbetler, konferanslar düzenlediler. Diyeceksiniz ki bunları zaten diğer kulüpler de yapıyor. Fakat diğer kulüplerin yapmadığı bir şey var, Boğaziçi'nde eksik olan. O da, proje üretimi. Bu arkadaşlar çeşitli projelere "start" verdiler. (Laf arası yapalım,Ben de bu projelerin birinde yer alıyorum.) İşte bu arkadaşlar, yaptıklarının sadece bir başlangıç olduğunun farkında oldukları için bir zirve düzenlemeğe karar verdiler ve Cuma akşamı başlayıp Cumartesi akşamı son bulan 40 üniversiteden 1500 kişinin katılmak için başvurduğu fakat yer sıkıntısından dolayı ancak 450 kişiyi ağırlayabildiği Proje ve Araştırma Zirvesini düzenlediler.

Cuma akşamı saat 18:00 sularında Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsü'nde yer alan Garanti Kültür Merkezi'ne vardığımda ilk dikkatimi çeken kalabalık oldu. Fakat kalabalığın etkisi kısa sürdü, Ceylan'ın kafasına yaptığını ve de Özkan'ın takım elbise üzerine şapkasını görene kadar. Selamlaşmaları tamamladıktan sonra zirveye katıldığımızın kanıtı olarak kayıt masasına doğru ilerledim. Masanın ardında tanıdık bir sima. Buket. Adımı bilip soyadımı bilmeyen ender şahsiyetlerden biridir. Yanında Zekeriya ve diğerleri. Çok profesyoneller. Bazı arkadaşlar ajans işi mi diye sordu. Cevap hazır, "Kesinlikle hayır. Hepsi üniversitemizin yürekli, genç, dinamik öğrencileri." Neyse, buradan sonrası konferans salonu. Soruyorum protokolde bize yer var mı diye. Başarısız bir girişim olarak kalıyor. Öğretim üyeleri gelirse diye ayırılmış o koltuklar. Neyse ki protokolün hemen arkasında bir başka tanıdık simaya rastlıyoruz. Körfez Fen Lisesi'nden Ömer Abi. Yanına geçiyoruz ve konuşmacıların sahneyi bir bir işgal edişini izliyoruz. Hiçbir işgal bu kadar güzel olmamıştır her halde. Her konuşmacı, katılımcılara ayrı bir coşku veriyor. Programın ayrıntılarına girecek değilim fakat bahsetmeden edemeyeceğim bir husus var o da Park Başkanımız Sayın Kacır'ın konuşmasının güzelliği. Tam bir hatip. Başarılarınızın devamı...

Cumartesi günü de yukarıdaki duygulardan farklı geçmedi. Ufak tefek aksaklıklar yaşanmadı değil ama, o kadar kusur kadı kızında da olur diye bir sözümüz bu noktada imdadımıza yetişti. Konuşmacıları merak eden arkadaşlar yukarıdaki linkten program içeriğine ulaşabilir.

Pazar günü zirve yorgunluğunu atmak için Kurtköy Cavidan Hanım Çifliği'ne Paintball oynamaya gittik. Yanılmıyorsam 47 kişilik bir ekiptik. Dört takım strateji, takım ruhu, takım içi iletişim üzerine 3 oyun oynadı. Ne yazık ki, bizim takım sonuncu oldu. Tek avuntumuz Paintball'da en çok vuruş yapan takım olmamız. Günümüzden 2500 yıl önce Çinli filozof Sun-Tzu'nun dediği gibi, en büyük komutan savaşı savaşmadan kazanan komutandır. Dün tarih bunu yeniden kanıtladı. Başarılı komutanları kutlarız.

28 Şubat 2007 Çarşamba

Gençlik ve Eğitim - 1

Başarının altında yatan en önemli unsurlardan biri şüphesiz ki zamanı etkili kullanmaktır. Bir çoğumuz bu hususta oldukça yeteneksiziz. Kimi insanlar doğuştan bu yeteneğe sahipken diğerlerimiz bunu ancak çalışarak kazanır. Bu düşüncemden ötürü ilköğretim yıllarında çocuklara zamanı nasıl kullanmaları gerektiği öğretilmeli. Ödevler aslında bunun temelini oluşturuyor olsa da tam olarak amaca hizmet ettiğini düşünmüyorum.

Y jenerasyonuna ve öncesine ait gençlerin ebeveynleri bu konuyu sanırım daha az önemsiyordu. Fakat özellikle Z jenerasyonuna dahil çocuğu olan veliler bu konuda daha duyarlı. Öncekilere göre daha başarılı oldukları söylenebilse de bu kesimin yeni nesil ile yaşadıkları iletişim bozuklukları başarılarına limit oluşturuyor. Bu sorunları aşmak için ise psikoloji ilmine büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Fakat bu konuda da pratikte sorun yaşanmakta. Problemin ana kaynağı psikologlara deli doktoru gözüyle bakılmasıdır. Bu son kullanma tarihi geçmiş düşünce sisteminden insanlarımızı bir an önce kurtarıp, sağlıklı nesillerin yetişmesi için psikolojik danışmanlığa önem vermeliyiz. Bu şekilde gençleri daha iyi anlayabileceğiz ve onların bizi daha iyi anlayabilmeleri için ortam hazırlamış olacağız.

Evet, zamanı iyi kullanmak ile başlayıp psikolojik destek ve gençlerle iletişim ile bitirdim yazımı.

25 Şubat 2007 Pazar

Cumartesi Pazara Nasıl Bağlandı...

Derslerin başlaması ve kitaplara biraz daha fazla eğilmem yüzünden bir haftadır yazı yazamıyorum. Dün akşam misafirlikteydim ve her zamanki gibi muhabbetin ana ekseni siyaset üzerine oturtulmuştu. Konu siyaset olduğu zaman konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ederim. Nitekim bu tavrımı dün gece de bozmadım.

Sohbetin merkezinde bir kaç konu vardı fakat bu yazıda derin devlet ile ilgili olan kısım hakkında yorumda bulunacağım.

Ne zaman toplum içerisinde göze batan biri öldürülse "Derin Devlet" tamlaması insanların zihninde bilinçaltlarından çıkıp tezahür ediyor. Ediyor etmesine de ben buna bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Nedir arkadaş bu derin devlet? Devletin bir kurumumudur bu? Öyle olsa gerek ya, devletin farklı organlarındaki üst düzey görevlilerin vatanın milletin bekası için gizliden planlar yapıp uygulanması için oluşturduğu bir birlik. Olamaz mı? Gayet tabii olur.

Peki, dünya üzerinde tek güç sahibi devletler midir? Onlardan daha güçlü nüfuza ve daha çok kaynağa sahip başka oluşumlar yokmudur? Elbette vardır. Her ne şekilde sağlıyorsa da sağlasın, güce sahip olanlar dünyayı yönetir ve bunda da yanlış bir şey yoktur. Çünkü doğanın kanunu budur. Güç için çalışırız, güç için yarışırız, güç için yaşarız... ve bir gücü ancak o güçten daha güçlü isek alt edebiliriz.

Sonuç olarak demek istediğim bir hadise sonucunda tek çıkar sahibi olarak devletleri görüp bu olayları derin devlete ithaf edersek bu sığ görüşümüz yüzünden asıl sorumlu olan gücün gücüne güç katmış oluruz.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Doğum Günü

Bugün 2 kardeşimden büyük olanının yani Salih'in doğum günü. Öncelikle doğum gününü kutluyorum.

Kardeşlerimin ikisi de çok şükür zehir gibi çocuklar. Salih Marmara Üniversitesi Makina Mühendiliğinde okuyor. Makinadan daha çok gitara ilgi duyuyor. Sonuna kadar destekçisiyim fakat umarım bir gün (özellikle okulu bitmeden önce) ileride makina mühendisliğinden alakasız bir iş yapacak olsa bile okuduğu bölüm hakkında yayınları, kitapları takip edip bilgi birikimini sürekli artırır. Yapmıyor demiyorum, yanlış anlaşılmasın. :)
Kız kardeşim abisine doğum günü hediyesi olarak Kemik aldı (2.Cilt) Ben ise kuru öğütlerle yetinmeye devam edeceğim. :)

Kardeşlerime her ne kadar zaman zaman kızsam onları eleştirsem de kendilerini her zaman sevdiğimi, yaptıkları ve yapacakları işlerde arkalarında destek olacağımı bilsinler.

16 Şubat 2007 Cuma

Blog Çağı - Bir Kitap Hakkında

Dün akşam 3 günlük çabamın sonucunda bitirdiğim kitap hakkında bir yazı yazmak istedim
kitabı tanıtan.

Sanal Ortam Günlükleriyle Blog Çağı - Hayat Yayınları Pazarlama Dizisi'nden çıkan kitabın yazarı Ceyda Aydede. Kendisi Global Tanıtım Halkla İlişkiler ve Araştırma LTD. 'nin kurucusu ve genel müdürü. Ayrıca 1995'ten beri Yeditepe Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler Bölümünde dersler veriyormuş.

Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm "Pazarlamanın Dünü Bugünü" adında ve pazarlamanın tarihsel gelişimi anlatılıor. İkinci bölüm "Blogun Doğuşuyla Değişen Pazarlama", Blog Endüstrisinin Doğuşunu ve Pazarlamanın Blogla Tanışmasını içeren iki alt bölümden oluşuyor. Üçüncü bölüm "Kurumsal Bloglar", iş dünyasında neden blog sahibi olmalıyız ve blogları kullanarak markamıza değer katabileceğimizi anlatıyor. Son olarak dördüncü bölüm "Blogcunun Kılavuzu" blog tutmanın raconundan, kimler nasıl tutmalıdan bahsediyor.

Kitap 132 sayfadan oluşuyor. Zaman zaman kendini tekrarlamalar canımı sıkmadı değil ama en azından blogların geleceği ile ilgili bir bakış açısı kattığı için kitaplığımın güzel bir köşesinde taliplilerini bekliyor olacak.

15 Şubat 2007 Perşembe

Kurtlar Vadisi

Bu yazıma "Polat Alemdar'la yeniden" şeklinde bir başlık atmak istiyordum ki bu sabah gazetede gördüğüm bir haber bana mani oldu. Kurtlar Vadisi Terör RTÜK'e gelen şikayetler ve toplumda milliyetçi duyguları körükleyici bir etki oluşturduğu gerekçesiyle yayından kaldırıldı.

Kurtlar Vadisi'nin toplum üzerindeki etkisine geçtiğimiz senelerde hep beraber tanık olduk. Bu etki izleyicinin altyapısına bağlı olarak çeşitlendi. Bir yandan memlekette kendini Polat Alemdar gören yeni bir nesil türedi, öte yandan entellektüel birikimi daha fazla olan kesime memleket içinde cereyan eden türlü hadiseler üzerinde fikir yürütmelerini sağlayacak, komplo teorileri üretmelerine zemin hazırlayacak yeni bir platform oluşturdu. Benim en çok tartışmaya değer bulduğum kesim kendini Polat Alemdar zannedenler. Çünkü bunlar topluma en büyük zararı verecek olanlar. Kahve köşelerinde oturup memleket elden gidiyor deyip duran sonunda da silahı kaptığı gibi sözde vatan hainlerini cezalandırmaya kalkışan yeni bir nesil. Cezalandırdığı karşısındaki mi yoksa kendisi mi? Vel hasılı kelam bu tür dizileri yayından kaldırmak çözüm değil. Önemli olan bu gençlerin bu fikirlerden bu akımlardan bu psikolojiden kurtarılması.

Ben Kurtlar Vadisi Terör'ü duyduğumda meraklandım. Ne de olsa milyonları ekrana bağlayan dizi her hafta heyecanı doruğa çıkarıp bir sonraki haftanın gelmesi için insanların sabırsızlanmasına neden olmuştu. Ben de bunlardan biriydim. İlk bölümün yayınlanmasından sonra gelen tepkiler üzerine yayından kaldırıldığını öğrenince açıkçası üzüldüm. Hatta "Olmaz bu bize yapılmaz" şeklinde şarkı söylemeye başladım. Şaka bir yana, böyle bir diziyi iyi yönde kullanmayı düşünmektense yayından kaldırıyoruz. Artık daha büyük düşünmenin zamanı gelmedi mi?

Sonuç olarak Kurtlar Vadisi benim gözümde ömür boyu efsane bir dizi olarak kalacak. Tüm zararlarına rağmen...

Son olarak öğrendim ki dizi bu akşam yayınlanacakmış ama geleceği hala meçhul. www.hurriyet.com.tr adresinde anket var. Kaldırılsın mı kaldırılmasın mı diye. Dileyen oyunu kullansın...

Tekrardan düzeltme yapıyorum çünkü dizi bugün de yayınlanmadı.

14 Şubat 2007 Çarşamba

Hava Durumu ve Yazmak

Bir şey dikkatimi çekti ki, hava ne kadar güzel olursa toplumsal mesaj içerikli yazı yazma hevesim o kadar düşük oluyor. Ve ne zaman yağmur yağsa, şimşek çaksa, gök gürlese, ya da hava kararsa yazdıklarım o ölçüde sosyal ya da psikoloji içerikli oluyor. Gece yazdıklarımı gündüz duygusal, gündüz yazdıklarımı da gece çok rasyonel buluyorum. Buradan çıkan sonuç: Hava düşünce sistemimizi etkileyen bir şey. :)

Dünya'da inecek var

Bu yazıyı gecenin ikisinde yatağımdan kalkıp yazıyorum. Herhalde bu yüzden deli damgası yemem. Ne de olsa insanın zihninin (en azından benim zihnimin) en aktif çalıştığı an karanlığın çöktüğü ve yalnızlığın insanı ele geçirdiği zamandır.
Çok sevdiğim bir arkadaşım benim hakkımda şöyle bir yorumda bulundu: "Ben biraz manyak olabilirim ama sen tozlusun. Benim sorunum kendi gölgemle ama seninki tüm dünyayla."
Bunu duyduğumda bir anlık kısa devre oldum ve "gerçekten mi?" diye sordum kendime.
Sanırım haklısın dedim. Benim sorunum düzensizlikle, belirsizlikle, karşıtlıkla, karışıklıkla, anlayışsızlıkla, hoşgörüsüzlükle, büyüklerine saygı nedir bilmeyen yeni nesille, yeni nesili anlamayan yetişkinlerle, herşeyi kaba kuvvetle çözebileceğini zanneden zihniyetle, kendine bakacak durumu olmayıp çocuk yapan ve doğan çocuklarını yetiştirme yurtlarına bırakan ebeveynlerle, ahlaki değerlerini yitiren toplumlarla, bölücülerle, ayrımcılıkçılarla, kahvehanede oturup kağıt oynayarak dünyayı kurtaracaklarını zanneden zeki(!) insanlarla, kapkaççılarla, hırsızlarla, zevk ya da başka ulu(!) bir amaç için adam öldürenlerle, vergi kaçakçılarıyla, hortumcularla, insanların inançlarını sömürenlerle, onların üzerinden menfaat sağlayanlarla vs. vs. vs. , başkalarını eleştirip kendilerini sütten çıkmış ak kaşık zannedenlerle dolayısı ile kendimle...
Aynı fikirdesiniz değil mi? Vel hasılı kelam, hepimiz bir şekilde dünyayla sorunluyuz.

5 Şubat 2007 Pazartesi

Endüstri Mühendisliği Üzerine

Daha tercihimi yaptığım andan bu yana kime "Endüstri Mühendisliği" desem aldığım yanıt şu oluyor (Konuya hakim olanları tenzih ederim): "Hmm, çok güzel... Peki ne iş yapar bu EM?"

Tercih döneminde verdiğim cevap ile 4 sene sonraki yani bugün verdiğim cevap arasında bazı farklar olabilir. Aslında farktan öte 4 senenin getirdiği artılar dersek 4 sene önceki halime daha az haksızlık etmiş olurum.

Klasik tanımımı yapayım:
EM'nin temelinde Operations Research (Yöneylem Araştırması) yatar. Tarihi ne zamana uzanırın pek önemi yok ama 2.Dünya Savaşına addedilir bir disiplin olarak ortaya çıkışı. Amaç operasyonları en verimli şekilde gerçekleştirmektir (optimizasyon). Yani en kaba tabiriyle; en iyi, en verimli, en ucuz, en pahalı, en kaliteli gibi amaçları (objevtives) yerine getirmenin yolları üzerine yoğunlaşan bir disiplindir. En çok ihtiyaç duyulan alanların başında üretim gelir. Zaten özel ilgi alanı üretim sistemlerinin dizaynı, tesislerin tasarımı, üretimin planlanmasıdır (daha geniş tabiriyle tedarik zincirinin yönetimidir). Yanısıra kalite yönetimi de bir diğer önemli uygulama alanıdır.

EM programı boyunca; Matematik, olasılık, istatistik, deterministik-nonlinear-stochastic modellemeler, benzetim (simülasyon), kalite kontrol, tesis tasarımı, üretim planlaması, tedarik zinciri yönetimi, proje yönetimi, malzeme bilgisi, üretim sistemleri, elektrik, bilgisayar-programlama, ekonomi, mühendislik ekonomisi üzerine dersler alınır.

Peki mezun olan ne yapıyor?
Akademik kariyer düşünmeyenler, çeşitli sektörlerde, çeşitli alanlarda çalışma fırsatı buluyor. Bunlar arasında en çok rağbet görenleri; Üretim, Satış-Pazarlama, Danışmanlık, Lojistik, İnsan Kaynakları, Denetim, Finans, Bankacılık vs. Öte yandan sermayesi ve de iyi bir iş fikri olan cesaretli arkadaşlar girişimciliği de seçebilir. Ne de olsa aldığı eğitim kendi işini yönetme konusunda yardımcı olacak araçları içeriyor. Bu ayrı bir konu buna daha sonra değinirim.

Hangi alanda çalışayım sorusuna herkes kararlı bir cevap veremeyebiliyor. Üçüncü, hatta dördüncü sınıfa gelmiş olup hala mezun olduktan sonra ne yapacağına karar verememiş bir sürü insan tanıyorum. Bunun nedeni kendini ve iş dünyasını iyi tanımamaktır. Bununla ilgili yazıyı daha sonra yayımlayacağım.

1 Şubat 2007 Perşembe

Yazmak Üzerine

Yazmak benim için hep gizemli bir şey olmuştur. Eski yıkık dökük terkedilmiş bir ev gibi...Ürküten bir gizem... Taaa ki bu zamana kadar. Neden bu zaman? Ne değişti de
yazmak artık korkutucu bir gizem değil de huzur verici bir uğraşa dönüşüverdi. (Hala
gizemli) Sanırım biraz şu biraz bu sebepten. Fakat sanırım en temel neden okumaya
verdiğim değer. Birisi yazar başka biri de okur. Yani okunacak birşeyin olması için
önce onu yazan biri olmalı.

Bir diğer sebep de mütemadiyen düşünen bir zihnin düşünceleri içinde yok olup
gitmemesi, düşüncelerinin de zihin dalgalanmaları sırasında kayıplara karışmaması için
kayıt altına alınıp organize edilmesinin gerekliliğine olan inancım. Beynimdeki
kemirgenleri kalem vasıtasıyla yeni hedefleri olan kağıda yöneltmek aynı anda daha az
konuya odaklanmamı sağlayarak zihinsel bir rahatlamaya ortam hazırlıyor. Ayrıca
fikirleri o soyut dünyalarından alıp somut algılanması daha kolay olan simgelere
dönüştürmek, buğulu bağlantıları bir duyu organı -göz- vasıtasıyla su yüzeyine
çıkarmama yardımcı oluyor.

Peki eskiden yazmak neden ürkütücü geliyordu? Sanırım eleştirilme korkusu. Eleştiriyi
bu kadar korkunç yapan ne? Tabii ki kendimiz, zihnimiz. Peki durup dururken mi biz bu
korkuyu üretiyoruz? Hiç sanmıyorum. En azından aldığım psikoloji derslerine haksızlık
olmasın... Biraz genetik etkili olsa da en önemli etken çevre faktörü. Çevre faktörü
genelde ikiye ayrılır: Aile ve Arkadaş çevresi. Bu ikisi arasında arkadaş çevresinin
diğerine oranla daha baskın olduğu bir çok durumda gözlemlenmiştir. Sanırım benim bu
korkum da işte bu arkadaş çevresi faktöründen doğdu. Yazdıklarım birinin eline geçer,
okur da alay konusu olurum gibi saçma sapan bir korkuya kapılmış olmalıyım, çocuk
aklıyla. Teşekkürler Sosyal Psikoloji.

Peki daha sonra ne oldu? Bir iki girişimde bulundum fakat her ne kadar yazmanın önemine
inansam da herkesin bu konuda yeterli kabiliyete sahip olamayacağına kanaat getirdim ve
yazmamaya devam ettim.

Şimdi ise herkesin güzel yazılar ortaya çıkarabilecğine inanıyorum; eğer değer vererek,
isteyerek ve açık bir görüşle (open minded) yazmayı başarabilirlerse.

31 Ocak 2007 Çarşamba

Bir Adam Yokoluyor

Bir Adam Yokoluyor (Un Homme Disparait) Fransız Psikanalist-Yazar J.B. Pontalis'e ait bir kitap. Çevirmenin son sözüyle birlikte 134 sayfadan oluşuyor ve çevirmen Talat Parman (Psikanalist) son sözde kitabı bir miktar yorumluyor. Kendisinin de belirttiği gibi kitab varoluş ve yokoluş üzerine. Şöyle devam ediyor Talat Parman, "Var olanlar ve yok olanlar yaşamımız boyunca oluşturduğumuz kimlikler."

Kitap benim için ne ifade ediyor?
Bir koşuşturmadır gidiyor, sürekli bir değişkenlik söz konusu. Bundan kesinlikle şikayetçi değilim, yapı itibariyle hareketi ve değişmi severim, dolayısıyla durağanlıktan,monotonluktan nefret ederim. Fakat bu devinim içerisinde kaybolan şey geçmişimiz, eski kimliğimiz. Bizler eski bizler değiliz. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak düşüncelerimizin, görüşlerimizin, etrafımızdakilerin, hatta yaşadığımız yerin bile değiştiğine tanık oluyoruz. Kim bilir belki de budur yokolduktan sonra yeniden varolmamıza neden olan. Ne de olsa en ilkel canlı bile varoluşunu güvenceye almak için kendi çapında hareket ediyor, yer değiştiriyor.

İşte böyle. Şimdilik bu kadar.

30 Ocak 2007 Salı

7'den 77'ye 2 - Sistem Dinamiği ve Değişim

İşin temeline inilmesi yani kaosun sebebinin daha iyi ifade edilmesi gerekiyor.
Dünya'yı bir sistem olarak insan dahil bütün canlı ve cansız tüm varlıkları da bu
sistemin birer parçası olarak ele alırsak, kaosu oluşturanın bu parçalar arasındaki
lineerlikten uzak (non-linear) etkileşimler olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, kaosu
ortadan kaldırabilmek için evrendeki tüm parçacıklar arasındaki ilişkileri ilişkilerin
türünü de dikkate alarak belirlememiz gerekir ki insanoğlunun şu anki bilgi ve becerisi
bunun için gerekli olan seviyenin oldukça altındadır.

Aslında bizim bu düşünceyi -yani sistemi bir bütün olarak görmeyi "System Thinking" and
"System Dynamics"- kullanabileceğimiz alanlar daha sınırlı olmakla beraber küçümsenmeyecek ölçüde de geniştir. Örneklerine, ekonomide, ekolojide, tedarik zinciri ve proje yönetiminde rastlamak mümkün. Sıklıkça rastlanılan bir diğer kullanım alanı ise tıptır. İnsan vücudunun modellenmesi gibi. Ekolojide çevre politikalarının üretilmesinde, ekonomide de ha keza yeni politikaların belirlenmesinde faydalanılan bir araçtır.

Bu konudaki yazıma örneklerle devam etmeyi düşünüyorum önümüzdeki günlerde. Öte yandan bu yazımın ilk bölümüne yapılan yorumlarda kaostan fayda sağlamak üzerine durulduğunu farkettim. Kaos üzerine çok fazla malumata sahip olmadığım için bu konuyu daha sonraki bir zamanda değineceğim.

13 Ocak 2007 Cumartesi

7 'den 77'ye değişim

Bir laf vardır "insan yedisinde neyse yetmişinde de odur." diye. Öyle zannediyorum ki atalarımız bu sözü sarf ederken genel anlamda çok belirgin olan karakterlerin değişmeyeceğini ifade etmek istemişlerdi. Ya da bu söz sarfedildiğinden bu yana dünya o kadar değişti ki bu sözün içeriği de bundan etkilendi. Çok değil geçen yüzyıla kadar insanların hayatı bugünkü hızlarının 5'te, 10'da hatta belki ancak 100 de biri kadar hızlı geçiyordu. Bu yüzden de bilgi birikimleri bugünkünden çok daha yavaş artıyordu. Su belki köprünün altından yine çok hızlı akıyordu bugünkü gibi fakat değişimin gerçekleşmesi yıllar belki yüzyıllar alıyordu.

Bilgi çağı olarak nitelendirdiğimiz bugünlerde ise bilginin yayılmasının büyük bir hız kazanması yaşam tarzımızın bundan bir asır öncesine göre takdir edilecek ölçüde değişmesi sonucunu ortaya çıkarmıştır. Tabiki bilginin yayılımındaki ivmenin yaşam tarzımızın değişmesine olan etkisi az önceki söylemimiz kadar direk bir sebep sonuç ilişkisinden öte ara basamaklar içermektedir. Bu basamakları şu şekilde ifade edebiliriz: İnsanın aktif veya pasif olarak bilgiye ulaşması, bilgiyi zihninde değerlendirmesi, o an işine yarıyorsa aktif olarak kullanıma geçirmesi, o an işine yaramıyorsa ilerki bir zamanda yarayabilir düşüncesiyle uykuya yatırması. İşte aktif olarak kullanıma geçen bilgi hayatı başka bir seviyeye geçiriyor. (Oyun jargonuyla: level atlatıyor) Şimdi bu işlemi dünya nufusuyla çarparsak, dinamizmin boyutunu zihnimizde canlandırabiliriz. Elde ettiğimiz sonuca kaos dersek yanlış olmayız herhalde. Peki bu kaos ortamı ne derecede kontrol altında tutulabilir? Ya da elde ettiğimiz bilgiyi ne şekilde kullanmalıyız
ki kaosun içinde kendimizi kaybetmeyelim?

Not: Bu yazımın devamı var. Fakat yayınlamadan önce yorumları bekliyorum. Teşekkürler.

3 Ocak 2007 Çarşamba

Kendim icin bir ilk :)

Kurban bayramının 4. günü can sıkıntısından ne yapacağımı şaşırdığım bir ara bari boş boş durmayayım bir blog hazırlıyayım dedim. Hem can sıkıntımı giderecek farklı bir şey yapmış olacağım için hem de kafamın içindekileri belki bir ihtimal de olsa yazıya dökebiliceğim için mutluyum. :)