28 Şubat 2007 Çarşamba

Gençlik ve Eğitim - 1

Başarının altında yatan en önemli unsurlardan biri şüphesiz ki zamanı etkili kullanmaktır. Bir çoğumuz bu hususta oldukça yeteneksiziz. Kimi insanlar doğuştan bu yeteneğe sahipken diğerlerimiz bunu ancak çalışarak kazanır. Bu düşüncemden ötürü ilköğretim yıllarında çocuklara zamanı nasıl kullanmaları gerektiği öğretilmeli. Ödevler aslında bunun temelini oluşturuyor olsa da tam olarak amaca hizmet ettiğini düşünmüyorum.

Y jenerasyonuna ve öncesine ait gençlerin ebeveynleri bu konuyu sanırım daha az önemsiyordu. Fakat özellikle Z jenerasyonuna dahil çocuğu olan veliler bu konuda daha duyarlı. Öncekilere göre daha başarılı oldukları söylenebilse de bu kesimin yeni nesil ile yaşadıkları iletişim bozuklukları başarılarına limit oluşturuyor. Bu sorunları aşmak için ise psikoloji ilmine büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Fakat bu konuda da pratikte sorun yaşanmakta. Problemin ana kaynağı psikologlara deli doktoru gözüyle bakılmasıdır. Bu son kullanma tarihi geçmiş düşünce sisteminden insanlarımızı bir an önce kurtarıp, sağlıklı nesillerin yetişmesi için psikolojik danışmanlığa önem vermeliyiz. Bu şekilde gençleri daha iyi anlayabileceğiz ve onların bizi daha iyi anlayabilmeleri için ortam hazırlamış olacağız.

Evet, zamanı iyi kullanmak ile başlayıp psikolojik destek ve gençlerle iletişim ile bitirdim yazımı.

25 Şubat 2007 Pazar

Cumartesi Pazara Nasıl Bağlandı...

Derslerin başlaması ve kitaplara biraz daha fazla eğilmem yüzünden bir haftadır yazı yazamıyorum. Dün akşam misafirlikteydim ve her zamanki gibi muhabbetin ana ekseni siyaset üzerine oturtulmuştu. Konu siyaset olduğu zaman konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ederim. Nitekim bu tavrımı dün gece de bozmadım.

Sohbetin merkezinde bir kaç konu vardı fakat bu yazıda derin devlet ile ilgili olan kısım hakkında yorumda bulunacağım.

Ne zaman toplum içerisinde göze batan biri öldürülse "Derin Devlet" tamlaması insanların zihninde bilinçaltlarından çıkıp tezahür ediyor. Ediyor etmesine de ben buna bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Nedir arkadaş bu derin devlet? Devletin bir kurumumudur bu? Öyle olsa gerek ya, devletin farklı organlarındaki üst düzey görevlilerin vatanın milletin bekası için gizliden planlar yapıp uygulanması için oluşturduğu bir birlik. Olamaz mı? Gayet tabii olur.

Peki, dünya üzerinde tek güç sahibi devletler midir? Onlardan daha güçlü nüfuza ve daha çok kaynağa sahip başka oluşumlar yokmudur? Elbette vardır. Her ne şekilde sağlıyorsa da sağlasın, güce sahip olanlar dünyayı yönetir ve bunda da yanlış bir şey yoktur. Çünkü doğanın kanunu budur. Güç için çalışırız, güç için yarışırız, güç için yaşarız... ve bir gücü ancak o güçten daha güçlü isek alt edebiliriz.

Sonuç olarak demek istediğim bir hadise sonucunda tek çıkar sahibi olarak devletleri görüp bu olayları derin devlete ithaf edersek bu sığ görüşümüz yüzünden asıl sorumlu olan gücün gücüne güç katmış oluruz.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Doğum Günü

Bugün 2 kardeşimden büyük olanının yani Salih'in doğum günü. Öncelikle doğum gününü kutluyorum.

Kardeşlerimin ikisi de çok şükür zehir gibi çocuklar. Salih Marmara Üniversitesi Makina Mühendiliğinde okuyor. Makinadan daha çok gitara ilgi duyuyor. Sonuna kadar destekçisiyim fakat umarım bir gün (özellikle okulu bitmeden önce) ileride makina mühendisliğinden alakasız bir iş yapacak olsa bile okuduğu bölüm hakkında yayınları, kitapları takip edip bilgi birikimini sürekli artırır. Yapmıyor demiyorum, yanlış anlaşılmasın. :)
Kız kardeşim abisine doğum günü hediyesi olarak Kemik aldı (2.Cilt) Ben ise kuru öğütlerle yetinmeye devam edeceğim. :)

Kardeşlerime her ne kadar zaman zaman kızsam onları eleştirsem de kendilerini her zaman sevdiğimi, yaptıkları ve yapacakları işlerde arkalarında destek olacağımı bilsinler.

16 Şubat 2007 Cuma

Blog Çağı - Bir Kitap Hakkında

Dün akşam 3 günlük çabamın sonucunda bitirdiğim kitap hakkında bir yazı yazmak istedim
kitabı tanıtan.

Sanal Ortam Günlükleriyle Blog Çağı - Hayat Yayınları Pazarlama Dizisi'nden çıkan kitabın yazarı Ceyda Aydede. Kendisi Global Tanıtım Halkla İlişkiler ve Araştırma LTD. 'nin kurucusu ve genel müdürü. Ayrıca 1995'ten beri Yeditepe Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler Bölümünde dersler veriyormuş.

Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm "Pazarlamanın Dünü Bugünü" adında ve pazarlamanın tarihsel gelişimi anlatılıor. İkinci bölüm "Blogun Doğuşuyla Değişen Pazarlama", Blog Endüstrisinin Doğuşunu ve Pazarlamanın Blogla Tanışmasını içeren iki alt bölümden oluşuyor. Üçüncü bölüm "Kurumsal Bloglar", iş dünyasında neden blog sahibi olmalıyız ve blogları kullanarak markamıza değer katabileceğimizi anlatıyor. Son olarak dördüncü bölüm "Blogcunun Kılavuzu" blog tutmanın raconundan, kimler nasıl tutmalıdan bahsediyor.

Kitap 132 sayfadan oluşuyor. Zaman zaman kendini tekrarlamalar canımı sıkmadı değil ama en azından blogların geleceği ile ilgili bir bakış açısı kattığı için kitaplığımın güzel bir köşesinde taliplilerini bekliyor olacak.

15 Şubat 2007 Perşembe

Kurtlar Vadisi

Bu yazıma "Polat Alemdar'la yeniden" şeklinde bir başlık atmak istiyordum ki bu sabah gazetede gördüğüm bir haber bana mani oldu. Kurtlar Vadisi Terör RTÜK'e gelen şikayetler ve toplumda milliyetçi duyguları körükleyici bir etki oluşturduğu gerekçesiyle yayından kaldırıldı.

Kurtlar Vadisi'nin toplum üzerindeki etkisine geçtiğimiz senelerde hep beraber tanık olduk. Bu etki izleyicinin altyapısına bağlı olarak çeşitlendi. Bir yandan memlekette kendini Polat Alemdar gören yeni bir nesil türedi, öte yandan entellektüel birikimi daha fazla olan kesime memleket içinde cereyan eden türlü hadiseler üzerinde fikir yürütmelerini sağlayacak, komplo teorileri üretmelerine zemin hazırlayacak yeni bir platform oluşturdu. Benim en çok tartışmaya değer bulduğum kesim kendini Polat Alemdar zannedenler. Çünkü bunlar topluma en büyük zararı verecek olanlar. Kahve köşelerinde oturup memleket elden gidiyor deyip duran sonunda da silahı kaptığı gibi sözde vatan hainlerini cezalandırmaya kalkışan yeni bir nesil. Cezalandırdığı karşısındaki mi yoksa kendisi mi? Vel hasılı kelam bu tür dizileri yayından kaldırmak çözüm değil. Önemli olan bu gençlerin bu fikirlerden bu akımlardan bu psikolojiden kurtarılması.

Ben Kurtlar Vadisi Terör'ü duyduğumda meraklandım. Ne de olsa milyonları ekrana bağlayan dizi her hafta heyecanı doruğa çıkarıp bir sonraki haftanın gelmesi için insanların sabırsızlanmasına neden olmuştu. Ben de bunlardan biriydim. İlk bölümün yayınlanmasından sonra gelen tepkiler üzerine yayından kaldırıldığını öğrenince açıkçası üzüldüm. Hatta "Olmaz bu bize yapılmaz" şeklinde şarkı söylemeye başladım. Şaka bir yana, böyle bir diziyi iyi yönde kullanmayı düşünmektense yayından kaldırıyoruz. Artık daha büyük düşünmenin zamanı gelmedi mi?

Sonuç olarak Kurtlar Vadisi benim gözümde ömür boyu efsane bir dizi olarak kalacak. Tüm zararlarına rağmen...

Son olarak öğrendim ki dizi bu akşam yayınlanacakmış ama geleceği hala meçhul. www.hurriyet.com.tr adresinde anket var. Kaldırılsın mı kaldırılmasın mı diye. Dileyen oyunu kullansın...

Tekrardan düzeltme yapıyorum çünkü dizi bugün de yayınlanmadı.

14 Şubat 2007 Çarşamba

Hava Durumu ve Yazmak

Bir şey dikkatimi çekti ki, hava ne kadar güzel olursa toplumsal mesaj içerikli yazı yazma hevesim o kadar düşük oluyor. Ve ne zaman yağmur yağsa, şimşek çaksa, gök gürlese, ya da hava kararsa yazdıklarım o ölçüde sosyal ya da psikoloji içerikli oluyor. Gece yazdıklarımı gündüz duygusal, gündüz yazdıklarımı da gece çok rasyonel buluyorum. Buradan çıkan sonuç: Hava düşünce sistemimizi etkileyen bir şey. :)

Dünya'da inecek var

Bu yazıyı gecenin ikisinde yatağımdan kalkıp yazıyorum. Herhalde bu yüzden deli damgası yemem. Ne de olsa insanın zihninin (en azından benim zihnimin) en aktif çalıştığı an karanlığın çöktüğü ve yalnızlığın insanı ele geçirdiği zamandır.
Çok sevdiğim bir arkadaşım benim hakkımda şöyle bir yorumda bulundu: "Ben biraz manyak olabilirim ama sen tozlusun. Benim sorunum kendi gölgemle ama seninki tüm dünyayla."
Bunu duyduğumda bir anlık kısa devre oldum ve "gerçekten mi?" diye sordum kendime.
Sanırım haklısın dedim. Benim sorunum düzensizlikle, belirsizlikle, karşıtlıkla, karışıklıkla, anlayışsızlıkla, hoşgörüsüzlükle, büyüklerine saygı nedir bilmeyen yeni nesille, yeni nesili anlamayan yetişkinlerle, herşeyi kaba kuvvetle çözebileceğini zanneden zihniyetle, kendine bakacak durumu olmayıp çocuk yapan ve doğan çocuklarını yetiştirme yurtlarına bırakan ebeveynlerle, ahlaki değerlerini yitiren toplumlarla, bölücülerle, ayrımcılıkçılarla, kahvehanede oturup kağıt oynayarak dünyayı kurtaracaklarını zanneden zeki(!) insanlarla, kapkaççılarla, hırsızlarla, zevk ya da başka ulu(!) bir amaç için adam öldürenlerle, vergi kaçakçılarıyla, hortumcularla, insanların inançlarını sömürenlerle, onların üzerinden menfaat sağlayanlarla vs. vs. vs. , başkalarını eleştirip kendilerini sütten çıkmış ak kaşık zannedenlerle dolayısı ile kendimle...
Aynı fikirdesiniz değil mi? Vel hasılı kelam, hepimiz bir şekilde dünyayla sorunluyuz.

5 Şubat 2007 Pazartesi

Endüstri Mühendisliği Üzerine

Daha tercihimi yaptığım andan bu yana kime "Endüstri Mühendisliği" desem aldığım yanıt şu oluyor (Konuya hakim olanları tenzih ederim): "Hmm, çok güzel... Peki ne iş yapar bu EM?"

Tercih döneminde verdiğim cevap ile 4 sene sonraki yani bugün verdiğim cevap arasında bazı farklar olabilir. Aslında farktan öte 4 senenin getirdiği artılar dersek 4 sene önceki halime daha az haksızlık etmiş olurum.

Klasik tanımımı yapayım:
EM'nin temelinde Operations Research (Yöneylem Araştırması) yatar. Tarihi ne zamana uzanırın pek önemi yok ama 2.Dünya Savaşına addedilir bir disiplin olarak ortaya çıkışı. Amaç operasyonları en verimli şekilde gerçekleştirmektir (optimizasyon). Yani en kaba tabiriyle; en iyi, en verimli, en ucuz, en pahalı, en kaliteli gibi amaçları (objevtives) yerine getirmenin yolları üzerine yoğunlaşan bir disiplindir. En çok ihtiyaç duyulan alanların başında üretim gelir. Zaten özel ilgi alanı üretim sistemlerinin dizaynı, tesislerin tasarımı, üretimin planlanmasıdır (daha geniş tabiriyle tedarik zincirinin yönetimidir). Yanısıra kalite yönetimi de bir diğer önemli uygulama alanıdır.

EM programı boyunca; Matematik, olasılık, istatistik, deterministik-nonlinear-stochastic modellemeler, benzetim (simülasyon), kalite kontrol, tesis tasarımı, üretim planlaması, tedarik zinciri yönetimi, proje yönetimi, malzeme bilgisi, üretim sistemleri, elektrik, bilgisayar-programlama, ekonomi, mühendislik ekonomisi üzerine dersler alınır.

Peki mezun olan ne yapıyor?
Akademik kariyer düşünmeyenler, çeşitli sektörlerde, çeşitli alanlarda çalışma fırsatı buluyor. Bunlar arasında en çok rağbet görenleri; Üretim, Satış-Pazarlama, Danışmanlık, Lojistik, İnsan Kaynakları, Denetim, Finans, Bankacılık vs. Öte yandan sermayesi ve de iyi bir iş fikri olan cesaretli arkadaşlar girişimciliği de seçebilir. Ne de olsa aldığı eğitim kendi işini yönetme konusunda yardımcı olacak araçları içeriyor. Bu ayrı bir konu buna daha sonra değinirim.

Hangi alanda çalışayım sorusuna herkes kararlı bir cevap veremeyebiliyor. Üçüncü, hatta dördüncü sınıfa gelmiş olup hala mezun olduktan sonra ne yapacağına karar verememiş bir sürü insan tanıyorum. Bunun nedeni kendini ve iş dünyasını iyi tanımamaktır. Bununla ilgili yazıyı daha sonra yayımlayacağım.

1 Şubat 2007 Perşembe

Yazmak Üzerine

Yazmak benim için hep gizemli bir şey olmuştur. Eski yıkık dökük terkedilmiş bir ev gibi...Ürküten bir gizem... Taaa ki bu zamana kadar. Neden bu zaman? Ne değişti de
yazmak artık korkutucu bir gizem değil de huzur verici bir uğraşa dönüşüverdi. (Hala
gizemli) Sanırım biraz şu biraz bu sebepten. Fakat sanırım en temel neden okumaya
verdiğim değer. Birisi yazar başka biri de okur. Yani okunacak birşeyin olması için
önce onu yazan biri olmalı.

Bir diğer sebep de mütemadiyen düşünen bir zihnin düşünceleri içinde yok olup
gitmemesi, düşüncelerinin de zihin dalgalanmaları sırasında kayıplara karışmaması için
kayıt altına alınıp organize edilmesinin gerekliliğine olan inancım. Beynimdeki
kemirgenleri kalem vasıtasıyla yeni hedefleri olan kağıda yöneltmek aynı anda daha az
konuya odaklanmamı sağlayarak zihinsel bir rahatlamaya ortam hazırlıyor. Ayrıca
fikirleri o soyut dünyalarından alıp somut algılanması daha kolay olan simgelere
dönüştürmek, buğulu bağlantıları bir duyu organı -göz- vasıtasıyla su yüzeyine
çıkarmama yardımcı oluyor.

Peki eskiden yazmak neden ürkütücü geliyordu? Sanırım eleştirilme korkusu. Eleştiriyi
bu kadar korkunç yapan ne? Tabii ki kendimiz, zihnimiz. Peki durup dururken mi biz bu
korkuyu üretiyoruz? Hiç sanmıyorum. En azından aldığım psikoloji derslerine haksızlık
olmasın... Biraz genetik etkili olsa da en önemli etken çevre faktörü. Çevre faktörü
genelde ikiye ayrılır: Aile ve Arkadaş çevresi. Bu ikisi arasında arkadaş çevresinin
diğerine oranla daha baskın olduğu bir çok durumda gözlemlenmiştir. Sanırım benim bu
korkum da işte bu arkadaş çevresi faktöründen doğdu. Yazdıklarım birinin eline geçer,
okur da alay konusu olurum gibi saçma sapan bir korkuya kapılmış olmalıyım, çocuk
aklıyla. Teşekkürler Sosyal Psikoloji.

Peki daha sonra ne oldu? Bir iki girişimde bulundum fakat her ne kadar yazmanın önemine
inansam da herkesin bu konuda yeterli kabiliyete sahip olamayacağına kanaat getirdim ve
yazmamaya devam ettim.

Şimdi ise herkesin güzel yazılar ortaya çıkarabilecğine inanıyorum; eğer değer vererek,
isteyerek ve açık bir görüşle (open minded) yazmayı başarabilirlerse.