29 Mart 2007 Perşembe

Bir Pazar Günü Nasıl Geçer?

Hava soğuk mu soğuk ve pazar gününü düşünüyorum. Sıcak bir gündü. Böyle sıcak pazar sabahları huzurun bir hali benim için. Gazetemin İK ekini okurken, okuduktan sonra zihnimin çarkları çalışır hale geliyor. Bakalım bu pazar neler düşünmüşüz.

Gelecek...
Gelecek hakkında çoktandır düşünürüm. Teoriler üretirim. Fakat şu ana kadar hiç "Ben bunları görür müyüm?" diye bu kadar endişe etmemiştim. Evet, 50-60 yıl sonra hala yaşıyor olmak ve "neler oluyor hayatta, bizim zamanımızda bunlar yoktu" diyebilmek istiyorum. Sanırım bunun için sağlığıma daha çok dikkat etmem, ve daha çok dua etmem gerekecek. Hakkımızda hayırlısı...

Şimdiki zaman vs. Gelecek zaman
Sanırım bugünde yaşayan biri değilim. Daha çok gelecekte bir yerlerde yaşıyorum ve zaman makinasının icat edilmesini bekliyorum günümüze geri dönebilmek için. İlk bakışta güzel bir özellikmiş gibi görünüyor çağının ötesinde olabilmek, geleceği görebilmek. Fakat benim üzerimde zaman zaman yan etkilerinin olduğunu farkettim. (Kendimizi kandırmayalım, hepimizde var bu.) İnsan bugünde yaşamayınca, acilen yapması gereken görevlerini göz ardı ediyor. Hipermetrop oluyorsunuz. Öte yandan, sadece bugüne odaklandığınızda acil işlerle uğraşıp, günü kurtarmaya çalışıp, geleceği ıskalıyorsunuz. Bu da sanırım miyopluk oluyor. İtiraf edin, "Denge" kelimesini boşuna icat etmemişler diyesiniz geldi değil mi?

Eğitim üzerine...
Derslere giriyoruz, çıkıyoruz. Ya da girmeye bile tenezzül etmiyoruz. Sınav günü yaklaştığında ders notu olan birine yanaşıp, fotokopi çektirebilir miyim diye soruyoruz. Aslında bu şekilde bile olmuyor. Organizasyon zaten kuruludur. Kimde ders notu olduğu çok önceden bilinir. Zamanı geldiğinde bu kişiye gidilir ve notu alınır. O not herkes tarafından çoğaltılır, dağıtılır. Bu notlara çalışılır, sınava girilir, mümkünse sınavda da kullanılır. Veee, sonunda da (dersten geçtiğinizi anladıktan sonra) aklınızın bir köşesinde ders hakkında en ufak bir kırıntı kalmadan, notları ya gelecek nesile iyilik olsun maksadıyla arşivler ya da imha edersiniz. En acısı da, biz bunu hala eğitim olarak tanımlarız.

Senelerdir (sanki çok yaşlıyım da) yabancı dilde eğitimin savunucusu olmuşumdur. Fakat bugün 15 sene önce tanıştığım ingilizceden ilk kez nefret ettim. Günlerdir okuduğum bütün kaynakların tek bir lisanı vardı; İngilizce... Aslında bardağı dolduran ve taşıran, PSY242 dersinin kitabı. Psikolojiden 2 ders daha almıştım önceden. Fakat ikisinin de kitapları çok zevkli, sürükleyici ve anlaşılır bir anlatıma sahipti. Bu seferki beni psikolojiden değil ingilizceden de soğuttu.
Her ne kadar sigortalarımı attırmış olsa da, yazma-okuma döngümde beni tekrardan yazma durumuna taşıdığı için minnettarım.

Gelişmekte olan ülkeler vs. Gelişmiş ülkeler
Gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki temel fark ikincidekilerin birincidekilerden çok daha önce sanayilerini geliştirmiş olamalarıdır. Erken kalkıp yol almaları, onları avantajlı hale getirmiş ve bu avantajlarını aradaki farkın gün be gün artması için bir araç olarak kullanmalarına olanak sağlamıştır. Bu yüzdendir ki daha önce keşfedilmiş yöntemlerle gelişmiş ülkelerin paylaştıkları pastadan iri bir dilim almamız münkün değil. Bırakın iri bir dilim almayı, biz zaten pastanın kendisiyiz. Yenen biziz.
Aradaki fark açılıyor dedik. Bunun en önemli sebebi gelişmiş ülkelerin Ar-Ge'ye ayırdığı bütçe ile gelişmekte olan ülkelerin ayırdığı bütçe arasındaki Everest boyutundaki fark. Bu yüzden niş alanlara odaklanmak gerekir. Yani rekabetin olmadığı alanlar bulunmalı. Ya da rekabetin gelecekte ortaya çıkacağı, fakat henüz böyle bir ortamın olmadığı alanlar.
Bir başka deyişle, henüz pazarı oluşmamış, gelecekte oluşması muhtemel alanlara odaklanılması gerekir. Inovatif fikirlerin desteklenmesi gerekir. Globalleşen dünyanın ihtiyaç duyduğu, duyacağı (duyduğunda rekabet daha fazla) alanlarda yenilikler getirilmeli. Bu konuda övünüp durduğumuz genç nüfusumuza çok iş düşüyor.

Asıl sorumluluk da toplumu değişen koşullar hakkında bilgilendirecek, yönlendirecek yöneticilere düşüyor. Örneğin, üniversitelerdeki klasik bölümlerin yerine şu an Sabancı Üniversitesi'nin uyguladığı model örnek alınabilir. Öte yandan software'in önem kazandığı günümüzde, yazılım mühendisliği, sistem mühendisliği gibi konulara odaklanmış üretken gençlerin desteklenmesi, sayılarının artırılması bir başka dikkat çekmek istediğim nokta. Bir diğer önemli gelişim alanı da enerji sektörü olmalı. Günümüzde, ülkemizin en büyük sorunlarından biri üretim maliyetinin yüksek olması. Bunun en önemli nedenlerinden biri ithal edilen enerji. Fikirler bu şekilde uzayıp gidiyor...

12 Mart 2007 Pazartesi

Cuma, Cumartesi, Pazar...

Arkadaşlarımız yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan çalışmaları sonucu geçtiğimiz Eylül 2006'da Boğaziçi Üniversitesi'nde yeni bir oluşuma imza attılar. Proje ve Araştırma Kulübü. Bu arkadaşlar Eylül ayından bu yana çeşitli eğitimler, sohbetler, konferanslar düzenlediler. Diyeceksiniz ki bunları zaten diğer kulüpler de yapıyor. Fakat diğer kulüplerin yapmadığı bir şey var, Boğaziçi'nde eksik olan. O da, proje üretimi. Bu arkadaşlar çeşitli projelere "start" verdiler. (Laf arası yapalım,Ben de bu projelerin birinde yer alıyorum.) İşte bu arkadaşlar, yaptıklarının sadece bir başlangıç olduğunun farkında oldukları için bir zirve düzenlemeğe karar verdiler ve Cuma akşamı başlayıp Cumartesi akşamı son bulan 40 üniversiteden 1500 kişinin katılmak için başvurduğu fakat yer sıkıntısından dolayı ancak 450 kişiyi ağırlayabildiği Proje ve Araştırma Zirvesini düzenlediler.

Cuma akşamı saat 18:00 sularında Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsü'nde yer alan Garanti Kültür Merkezi'ne vardığımda ilk dikkatimi çeken kalabalık oldu. Fakat kalabalığın etkisi kısa sürdü, Ceylan'ın kafasına yaptığını ve de Özkan'ın takım elbise üzerine şapkasını görene kadar. Selamlaşmaları tamamladıktan sonra zirveye katıldığımızın kanıtı olarak kayıt masasına doğru ilerledim. Masanın ardında tanıdık bir sima. Buket. Adımı bilip soyadımı bilmeyen ender şahsiyetlerden biridir. Yanında Zekeriya ve diğerleri. Çok profesyoneller. Bazı arkadaşlar ajans işi mi diye sordu. Cevap hazır, "Kesinlikle hayır. Hepsi üniversitemizin yürekli, genç, dinamik öğrencileri." Neyse, buradan sonrası konferans salonu. Soruyorum protokolde bize yer var mı diye. Başarısız bir girişim olarak kalıyor. Öğretim üyeleri gelirse diye ayırılmış o koltuklar. Neyse ki protokolün hemen arkasında bir başka tanıdık simaya rastlıyoruz. Körfez Fen Lisesi'nden Ömer Abi. Yanına geçiyoruz ve konuşmacıların sahneyi bir bir işgal edişini izliyoruz. Hiçbir işgal bu kadar güzel olmamıştır her halde. Her konuşmacı, katılımcılara ayrı bir coşku veriyor. Programın ayrıntılarına girecek değilim fakat bahsetmeden edemeyeceğim bir husus var o da Park Başkanımız Sayın Kacır'ın konuşmasının güzelliği. Tam bir hatip. Başarılarınızın devamı...

Cumartesi günü de yukarıdaki duygulardan farklı geçmedi. Ufak tefek aksaklıklar yaşanmadı değil ama, o kadar kusur kadı kızında da olur diye bir sözümüz bu noktada imdadımıza yetişti. Konuşmacıları merak eden arkadaşlar yukarıdaki linkten program içeriğine ulaşabilir.

Pazar günü zirve yorgunluğunu atmak için Kurtköy Cavidan Hanım Çifliği'ne Paintball oynamaya gittik. Yanılmıyorsam 47 kişilik bir ekiptik. Dört takım strateji, takım ruhu, takım içi iletişim üzerine 3 oyun oynadı. Ne yazık ki, bizim takım sonuncu oldu. Tek avuntumuz Paintball'da en çok vuruş yapan takım olmamız. Günümüzden 2500 yıl önce Çinli filozof Sun-Tzu'nun dediği gibi, en büyük komutan savaşı savaşmadan kazanan komutandır. Dün tarih bunu yeniden kanıtladı. Başarılı komutanları kutlarız.